Leila's Brothers Film Eleştirisi

Filmi iki yarı halinde izlemem gerekti. Normalde bu hoşuma gitmeyecek bir durum ancak bu film için filmin genel tecrübesine ilginç bir katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla yorumu da ilk yarı ve ikinci yarı şeklinde yazdım ve buraya da o şekilde bırakıyorum.

İlk Yarı:

Öncelikle iran filmlerini neden sevdiğimi bu film yüzüme daha iyi çarptı. Ne yaparsak yapalım, ne kadar avrupai olursak olalım, hatta istersek yıllardır avrupa da yaşıyor olalım, bizim hamurumuz ortadoğu’da yoğrulmuş. Hatta kültürümüzde iddia edilenin aksine arap etkisinden daha çok fars etkisi olduğunu düşünüyorum. İslam etkeni olmasa bu fark çok daha bariz de olabilirdi.

Filme dönersek, daha ilk sahnelerden hepimizin alışkın olduğu, benim ise bir yandan ürken bir yandan özlem duyan bir şekilde izlediğim kaotik fabrika ve şehir sahneleri ile açılıyor. Her şey o kadar kaotik, o kadar yoksulluk dolu ama o kadar da tanıdık ki… Fabrikada ağır sanayi üretim yapılırken kullanılan devasa makineler ilk kurulduğu anda bir düzene göre yerleştirilmişler. Ama işte o düzen hayallerdeki gibi kalmıyor. İşçiler, ustabaşı, iş yapış stilleri… Hepsi doğal olarak kaotik ve sanki düzene baş kaldıran düzensiz bir varoluş. Öyle de bir varoluş ki o düzensizliğin içinde bir düzen var. Hastane sahnesine bakalım örneğin. Belki de bu sahneden kimse bu hissiyatı almadı ama benim içime işleyen şu oldu: o kadar büyük kaosun içerisinde nasıl da işler yolunu buluyor? Evet, tüm problemlerin bir yandan kaynağı, hiç bir şeyin standardı olmamasının sebebi bu düzensizlik ve kuralsızlık. Fakat sürekli düzensizlik bile aslında toplu yaşanılan ortamlarda bir düzen barındırıyor. Olması gerektiği gibi sıra beklenmiyor da, en öne atlanarak soru soruluyor. Normalde o kişiye sıraya geçmesi gerektiği için yanıt verilmemesi gerekse de, yanıt veriliyor ve işi anında çözülüyor. Diyeceğim o ki, bu korkunç düzensizlik de bir şekilde işleyip gidiyor. Gözünüzün önünde bir şey canlanmadıysa pakistan veya hindistan’da geçen bir vlog açıp izleyin, trafiği görünce ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız sanıyorum. Cami sahnesinde baba figürümüzün en önde Ağa Bayram’ın yanına kadar teker teker insanları itip önlerine geçmesi de aynı tablo benim için. Neredeyse herkes öfkeli bu duruma, ancak kimse sesini çıkarmıyor. Orta doğuda kuralsızlık kuraldır…

Her iran filminde olduğu gibi bu filmde de olaylar birbirine yılan gibi dolanmış. Yine yoksulluğun üzerine örülmüş olay örgüsünde bir an bile dur durak olmadan tartışmalar hüküm sürüyor. Bu noktada filmin gidişatından boğulmak ilk kez iran filmi izleyenler için mümkün görünüyor. Daha henüz filmin ikinci yarısını izlememiş olsam da kendinden emin bir şekilde söylüyorum ki, hang on there, filmin sonuna kadar o karmaşık tartışmalar yavaş yavaş anlam kazanacak. Diyemiyorum ki tamamen çözülecek. Gerçek hayatta hangi tartışmalar öyle çözülüveriyor ki? Asıl her problemin çözülüp herşeyin tatlıya bağlanması masallardan kalma, biraz da çocukça bir anlatı. Yıllardır bu anlatıya aykırı filmler izlemiş olan beni bile hala tatlış sonlar beklemeye itiyor. Ancak gayet iyi biliyorum ki, o mutlu sona bağlanan ve kahramanın mutlak galibiyetle çıktığı tartışmalar gerçek değil ve çarpık. Oradaki çarpıklık bizim gerçek hayat algımızı da çarpıyor ve kendi başrolunü oynadığımız hayatta galip çıkamadığımız savaşlardan yalnızca yenik değil mahvolmuş halde çıkıyoruz. Hani biz kahramandık? Bu hikayenin mutlu sonla bitmesi gerekmiyor muydu?

Özellikle Asghar Farhadi’de çokça gördüğümüz hiçbir karakterin ana karakter olmaması ve hiçbirinin tam olarak doğru ya da yanlış olmaması konsepti bu filmde de birebir aynı. Tam birine hak verecek ve onun tarafını tutmaya başlayacak gibi oluyorsunuz, birden o kişinin de bir falsosu çıkıyor. Tam birinin yüzde yüz ahmak olduğunu ve saçma sapan davrandığını düşüneceksiniz, hop meğer öyle davranmasının çok önemli bir sebebi olduğunu görüyoruz. Bu bakış bize ne söylüyor? Film izlemeyi ve elindeki şu popcorn’ları bir kenara bırak! Bu bir film değil, gerçek hayattan dramatik bir kesite şahit oluyorsun. Doğru ya da yanlış diye bir şey yok. Hatta o kadar yok ki, çoğunlukla seküler ve ilerici olan izleyici kitlesi geleneksel ve aşırı muhafazakar görüşlere bile çokça hak verebiliyor, ya da tam tersi de geçerli. Örneğin filmin ana konusu olan aile ilişkilerini inceleyelim. Leila bir çok kardeşinin aksine akıllı bir kadın ve aileyi mahveden şeyin bu yoksulluk olduğunun farkında. Aileyi bir arada tutmak için her şeyi yaptığı gibi, geleceğini kurtarmak için de çabalıyor. Filmdeki sürekli vurgusu aileyi kurtarmak, neredeyse asla kendisinden bahsetmiyor. Öte yandan Alireza ailenin kaçıp kendini kurtarmış, hatta neredeyse birey olmayı başarabilmiş çocuğu. Bir sahnede ailenin histerisinden kaçmak için uzaklaştığını da itiraf ediyor. Alireza ailenin içerisinde kimsenin birey olmayı başaramamasından, herkesin birbirinin işine gereğinden fazla karışmasından şikayet ederken, Leila birlik olmaktan, aileyi yarı yolda bırakmamaktan bahsediyor. Alireza ailenin içinde bulunduğu krizi tembelliğe, cahilliğe ve birey olamamaya yorarken, Leila asıl problemin yoksulluk olduğunu iddia ediyor. Bir sahnede Leila’nın şu tiradı insana iğne gibi batıyor:

‘’

Güvencesiz işler insanları histerik yapıyor. Ne kadar çok çalışırsan o kadar fakir oluyorsun. Yoksulluktan kurtulmak zordur. Bataklık gibi, debelendikçe daha da batıyorsun.

‘’

Leila ile Alireza arasında başka bir sürüp giden tartışma ise Anne Baba’nın hastaneye götürülmesi konusu. Burada ilk bakışta Leila’yı acımasız, Alireza’yı ise vefalı çocuk gibi görsekte aslında meseleyi birazcık düşününce tam tersi olduğunu anlamak çok da zor değil. Alireza ailesinden kaçıp gitmiş, belki zaman zaman gelse de, onların günlük sorunlarına tamamen uzak yaşamayı tercih etmiş. Leila ise her gün her saniye anne babası ile ilgileniyor. Haplarını içmelerini hatırlatıyor, yataklarında yatmaları için çabalıyor. Asıl hayatından büyük fedakarlıkta bulunan Leila iken, kısa bir süre görünüp kaybolan ve o kısa sürede iyi evlat izlenimi bırakan, ki kendi de vicdanını rahatlatmak için ekstra iyi davranıyor, Alireza daha çok seviliyor. Bu ilişki ağı bize her gün yaşadığımız bir fenomeni işaret ediyor. Yakında olana karşı her zaman daha acımasızız ve değerini bilemiyoruz.

İkinci Yarı:

İlk yarıdaki olayların birikmesinin aksine ikinci yarıda yüze tokat üstüne tokat atan çözümlenmeler başlıyor. Öncelikle hepimizin ekran başında bağırdığımız babanın aile reisi olma ihtimalinin bir düzenbazlık olduğunu tüm çocuklar anne ve babaya anlatıyor. Normalde babanın bu hayallerine tamamen karşı olan anne bu durumda babanın yanında yer alıyor. Bu iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi ve daha naif olan versiyonu, kadının tüm çocuklarının birlik olarak kocasına yüklenildiği durumda onu koruma içgüdüsüyle de birlikte acıması ve güçsüzün yanında olması. Daha gerçekçi olan ihtimal ise Esmail’in (baba) karısını basit bir, sen de kraliçe olacaksın diyerek kandırması. Buradan ortaya çıkan gerçek Baba ne kadar saygı istiyorsa Anne de o kadar saygı istiyor. Bugüne kadar karşı çıkıyor olmasının tek sebebi saygıyı görenin kendisi olmayacağı ve bu saygı ihtimalinin sıfır olmasından ibaretmiş.

Esmail’in ömrü boyunca süren aşiret hayranlığı yalnızca saygı görme isteği ile de özetlenemez. Esmail’in asıl içgüdüsü sürüden ayrılmamak, yani ölümden kaçış. Esmail doğduğu ilk günden bu yana topluluğu ve otorite fikrini öğrenmemiş adeta bununla var olmuş. Daha ileri gidip Esmail’i hayatta tutan tek ve en önemli anahtarın bir gün bu topluluğa dahil olup saygı görme ihtimali olduğunu bile söyleyebiliriz. Milyonda bir bile bir ihtimal kalmayacak olsaydı Esmail’in yaşam arzusu sıfırlanırdı. Belki en başta bu önemde değildi dahil olma arzusu ancak her dışlanma ile birlikte biraz daha alevlendi. Her aşağılanmada biraz daha kömür atıldı ve alevler ikiye katlandı. Günün sonunda Esmail’in yaşam öyküsüne baktığımızda bütün ömrünü bu topluluk tarafından kabullenilmeye harcamış, çocuk yaparken bile tek amacı aşirete yaranmak olan, kendi ailesini, çocuklarını hiçbir zaman umursamamış, onlarla geçirdiği zamanlarda da hep aşireti anlatan, aşiretten gelen bütün zarar ve aşağılamaların aksine, onlarla geçen güzel anılar uyduran birini görüyoruz. Nitekim filmin kapanışında da Esmail’in bütün umutları ile birlikte ömrü de son buluyor. Diğer yandan Alireza ise film boyunca hep korkak, büyüklerin ve babasının her dediğine uyan, yanlış olduğunu bilse bile boyun eğmek zorunda olduğunu düşünüp bu yönde davranan biri iken filmin sonunda karakterinin geliştiğini görüyoruz. Babasının ölümü ile birlikte ilk kez korkaklığı bırakıyor ve beklediğimizden farklı bir davranış sergiliyor. Babası ölmüşken yeğenlerinin mutluluğunu bozmamak için onların dans davetini kabul ediyor. Bir yandan ağlarken bir yandan dans ediyor. Filmi gerçekten özümseyerek izleyip kendi hayatınızda karşılıklar gördüyseniz ve bu sahnede gözünüz dolmadıysa bir doktora görünün derim…

14.02.2024